İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

33. Yaş Manifestosu

Bazı İnsanlar Hayatı İzler, Bazıları İse Onu Yönetir

Ben otuz iki yıldır hayatı yönetmeyi, en çok da batmış hissettiğim anlarda öğrendim. Bugün, 15 Ocak 1993’te başlayan hikâyemin en net, en dürüst ve en özgür bölümündeyim. Otuz ikinci yaşım benim için bir “Mutlak İnşa” süreciydi; çünkü önce yıkmayı, o meşhur “Stop-Loss” (zarar kes) mantığını hayata uygulamayı öğrenmem gerekiyordu. Bu yaşımı; özel hayatımdan iş hayatıma kadar farklı cephelerde verdiğim bir olgunluk sınavı olarak görüyorum.

Otuz ikinci yaşıma yalnız, ruhumda ağır bir manipülasyonun izleriyle ve hırpalanmış bir zihinle girdim. Aslında bu bir tesadüf değildi; son beş altı yıldır doğum günümü hep kendi sessizliğimle paylaşıyordum. O dönemde, saygı duyduğum figürlerin telkinlerini “doğru yol” sanıp kendimi hiç ait olmadığım bir rolün içinde bulmuştum. Maruz kaldığım oyunlara ve manipülasyonlara karşı vereceğim tek bir cevap vardı: “Peki, teşekkür ederim…” Tartışmaya girmeden kapıyı kapatmak ve mutlak bir sessizliğe gömülmek.

O dönemde, yerin altındaki o güneş görmeyen evi sadece fiziksel bir mekân değil; Dostoyevski’nin karakterleri gibi, kendi zihnimin karanlık koridorlarında hapsolduğum bir “yeraltı” olarak görüyordum. Duygularımı, içsel mutluluğumu ve huzurumu yanlış ellere emanet ederek aslında kendi potansiyelimi yanlış bir zemine inşa ettiğimi; o hücrede kurtuluşumun anahtarını sanki bir başkasının elindeymiş gibi hayal etme zafiyetine düştüğümde anladım. Ancak saygısızlık ve ruhsal sömürü eşiğine çarptığımda, ruhsal bir iflasın kıyısından kendi merkezime dönerek çıktım.

O evin içinde tek başıma oturup düşünürken duvarlar üzerime üzerime geliyordu. İşte tam o en savunmasız anımda, Doğan Cüceloğlu’nun o sarsıcı gerçeği zihnimde yankılandı: “Eyy delikanlı, sen hüzünlüsün diye dünya durup sana yol vermeyecek.” Bu gerçekle yüzleşince, Nietzsche’nin “beni öldürmeyen şey güçlendirir” prensibiyle büyük bir aydınlanma yaşadım. Acar Baltaş’ın dediği gibi: “İnsan kırıldığı yerden güçlenir.” O yıkımın aslında bir inşaat temizliği olduğunu o yeni hayatı kuracak ve her türlü bedele katlanacak olanın sadece ben olduğumu fark ettim. Bir başkasını beklemek, kendi gücüme hakaretti. Acıyı bir mağduriyet olarak değil, üzerine titremem gereken bir güç kaynağı kabul ederek, kaderimin o en karanlık anlarını bile kendi irademle sevmeye başladım. O ay öğrendim ki; yola çıkmak için birini beklemek anlamsızdı.

Tartışmaya Girme, Zararı Kes (Stop- Loss)
Hayatını bir başkasının onayına veya değişimine endekslemek, kendi gücüne yapacağın en büyük hakarettir. Duygusal sermayeni yanlış zemine yatırdığını fark ettiğin an, “düzelir” diye bekleme ya da maliyeti düşürmeye çalışma; finansal bir disiplinle Stop-Loss yap ve masadan kalk. Karşı taraf seni kışkırtmak için ne yaparsa yapsın, o tartışma tuzağına düşüp enerjini tüketme. Unutma ki; haklılığını ispat etme çabası, aslında karşı taraftan “beni onayla” diye beklemektir. Seni anlamamakta ısrar edene karşı sergilenecek en asil duruş; kelimelerle ikna etmek değil, sessizliğinle kendi alanına dönmektir. Tartışmayı kazanmaya çalışma, sadece zamanını kurtar. Sadece teşekkür et, kapıyı kapat ve kendi kaderini inşa etmeye odaklan.

Profesyonel hayatımda ise rüyalarıma bile girecek kadar yüksek bir disiplinle, aylarca kendimi adayarak çalıştığım o süreçte, en az duygusal hayatım kadar sert bir ders aldım. Hayatta pek çok şeyi; başarısızlığı, finansal çöküşü, “bitti” denilen anlardaki o koyu yalnızlığı, hatta haksız eleştirileri bile tolere edebilirim. Yorgunluğu, uykusuzluğu ya da belirsizliği sırtlanabilirim. Ancak saygısızlığa karşı en ufak bir toleransım yoktur. Saygının bittiği yerde, benim için o hikâye de, o masa da, o ilişki de bitmiştir. Geriye dönüp bakmam, pazarlık yapmam; sadece terk ederim.

Anlaşılmadığın ve değersiz hissettirildiğin bir yerde durmak, ileriye doğru atılacak bir adım değil, sadece patinaj çekmektir. 2012 yılında, henüz on dokuz yaşımdayken attığım o ilk istifadaki ruhu, on üç yıl sonra tekrar çağırdım. Kariyerim boyunca sayısız kez kendi irademle masadan kalktım; beni kimse kovmadı, aksine her gidişimde arkamdan “sıkıntı olursa geri gel” denilen o aranan adam oldum. Ancak otuz iki yaşım bana şunu öğretti: Yetkinliğin ne kadar yüksek olursa olsun, vizyonun daraldığı ve emeğinin sıradanlaştığı yerde kalmak, kendi sermayeni tüketmektir. Değer görmediğim bir yapının parçası olmak yerine, kendi inşa edeceğim yapının mimarı olmayı seçtim. Çünkü Peyami Safa’nın “Kendimizle Baş Başa”da dediği gibi; “Kendi nefsinin dizginlerini elinde tutamayan adam, başkalarının ve tesadüflerin uşağı olmaya mahkûmdur.” Ben uşak olmayı değil, matbaadaki o çocukluk yıllarımdan beri hayalini kurduğum kendi hayatımın sarsılmaz otoritesi olmayı seçtim.

Gitmeyi Bilen Adam Ol
Bir masada sadece “aranan adam” olmak seni o masaya bağımlı kılar; asıl güç, gerektiğinde ceketini alıp arkasına bakmadan çıkabilen o “gitmeyi bilen adam” iradesidir. Vizyonun daraldığı, emeğinin sıradanlaştığı ve saygının gölgelendiği bir yerde oturmaya devam etmek, Peyami Safa’nın uyardığı o “uşaklık” zihniyetine gönüllü girmektir. On dokuz yaşında bir matbaa işçisi de olsan, otuz üç yaşında bir stratejist de; kendi rızanla masadan kalkabilme özgürlüğü, bir erkeğin sahip olabileceği en büyük finansal ve ruhsal lükstür. Kovulmayı bekleme; değerinin düştüğü sahadan kendi iradenle çıkmak, sarsılmaz bir otoritenin en somut göstergesidir.

Bugün otuz üç yaşıma girerken başımı kaldırdığımda gördüğüm manzara tamamen farklı. İzmir’in o berrak sabah güneşi, sadece çalışma masamı değil, zihnimdeki tüm o karanlık koridorları da aydınlatıyor. Masamda artık dış dünyanın dayattığı zorunluluklar değil; kendi inşa ettiğim akademik disiplin ve rasyonel analiz gücü duruyor.

Belki de bu yaşımın en büyük zaferi, yirmi üç yaşındaki o “geç kalmışlık” hissini analiz edip gereğini yapmaktı. Yaşıtlarım üniversite amfilerinde geleceklerini inşa ederken, ben bir makinenin başında, o sağır edici gürültüde çalışıyordum. Makinelerin ritmiyle yarışırken basılan kitapların arasından birkaç sayfa kapıp okumaya çalışıyordum; fakat ne o gürültü odaklanmama izin veriyordu ne de işin fiziksel temposu. O anlarda durumu akranlarımdan geride kaldım şeklinde tespit ediyor, kendimi zamanı çoktan tüketmiş bir yolcu gibi görüyordum. Hatta kendimden on dört yaş büyük birinin üniversite sınavı kapısında beklediğim bir gün, henüz yirmi üç yaşımda olmama rağmen “benden artık geçti” diyecek kadar erken bir teslimiyet içindeydim. Otuz iki yaşında bir hafta sonu sabahı o dershane sırasında otururken fark ettim ki; o günkü bu “geç kaldım” tespiti aslında stratejik bir analiz hatasıydı.

Zaman Doğrusal Değil, Elastiktir: Momentum
“Geç kalmak” diye bir şey yoktur, “hatalı durum tespiti” vardır. İnsanlar hayatı kronometreyle, stratejistler ise “momentum” ile yaşar. Kaybedecek konforu ve statüsü olmayanın, risk iştahı sınırsızdır; yokluk, doğru kullanılırsa en büyük kaldıraçtır. Yirmilerinde kaybettiğin yılları, otuzlarında yüksek odaklanma ve doğru stratejiyle altı aya sığdırabilirsin. Mazeret üretme, momentum yarat.

Bu farkındalığın temelleri aslında yirmi sekiz yaşımda, zihnimin çevremdekilerden farklı bir frekansta çalıştığını ve artık bu statik gürültüye sığmadığımı tespit etmemle atıldı. Çocukluğumdan itibaren üzerime yapıştırılan “kafası çalışmaz” etiketi, aslında benim kapasitemin değil, içine hapsedildiğim vizyonsuz çevrenin bir yansımasıydı. Eğitim fırsatı bulamadığım için bu hatalı kodlamayı bir süre kabullendim; ancak derin düşüncelerimin o kalabalıkta karşılık bulamadığını gördüğümde en büyük haksızlığı kendime yaptığımı fark ettim. Hayatım boyunca en çok, sürekli sızlanan ama kurtarılmayı beklerken her gün aynı rutinleri tekrarlayan o aptalca bekleyişten nefret ettim. İşte tam o noktada, dışarıdan bir kurtarıcı beklemek yerine hayatın soğuk çalışma prensibini çözdüm

Yaşadığım aydınlanma, hayatımın en koyu fiziksel kuşatmasının içinden geçerken gerçekleşti. İstanbul’un griliğinde, tam yetmiş beş gün güneşi görmeden, günde on yedi saati bulan o ağır çalışma temposunun ve finansal baskının içinde irademi sınadım. Bu süreçte dost bildiklerim; ‘Sen dürüsttün, sen adamdın, sen beni satmazdın’ diyerek kendi yüklerini benim dürüstlüğümün arkasına sakladıklarında şikayet etmedim. Haklıydılar; satmadım. Ama bunu bir fedakarlık olarak değil, karakterimin değişmez bir sabiti olarak yaptım. Başkalarının zayıflığı benim duruşumu etkilemez.

Karakterimin gereğini yapmanın sonucu, mutlak bir izolasyondu. Eskiden bu sessizliği bir boşluk sanır, üzerini insan sesiyle örtmeye çalışırdım. Ancak o zorunlu süreç, beni yalnızlıkla barışmaya değil, onu bir güç olarak kullanmaya itti. Zamanla bu mecburiyet, stratejik bir tercihe dönüştü. Artık kalabalık bir ihtiyaç değil, zihnimi bulandıran statik bir gürültüydü. Dış etkenleri ve şahısları denklemden tamamen çıkardım; o gürültü kesildiğinde, nihayet kendi sesimi duymayı öğrendim.

Kırma makinesinin başında, o monoton ritmin içinde kendime o net soruyu sordum: “İbrahim, sen bu dünyaya sadece forma katlamak için gelmiş olamazsın.” Bu bir isyan değil, soğukkanlı bir meydan okumaydı. Yirmi dört yaşımda o iplerin arasından ringe çıktığım andaki gibi gardımı aldım. Duygusal bir inatla değil, mutlak bir disiplinle hareket ettim. Sabahın dördünde kalkıp, uykudan ve konfordan çaldığım her saati finansal analizlere, bilançolara ve geleceğime yatırdım.

Öğrendiklerimi paylaştıkça aldığım geri dönüşler, durumu duygusal bir tatminden çıkarıp somut bir veriye dönüştü. Hiç tanımadığım insanlardan gelen mesajlar, bana sistemdeki asıl yerimi gösterdi. Ben o kırma makinesinin pasif bir dişlisi değil, bilgiyle yön veren aktif bir iradeydim. O gün şu gerçeği netleştirdim: Dünya benim iç dünyamdaki fırtınalarla değil, masaya koyduğum “somut değer” ile ilgileniyordu. Bu prensibi kavradığım an, beni o makineye bağlayan zihinsel zinciri kırdım.

Kimsenin bana yol vermesini beklemedim; zaten kimse bana yol vermedi, o yolu disiplinle ve her zaman tek başıma kazıdım. Otuz bir yaşında liseyi dışarıdan bitirdim, otuz iki yaşında o dershane sıralarının tozunu yutup üniversite kapısından içeri girdim. Bugün bir üniversite öğrencisi olarak, yirmi üç yaşındaki o makine başında “her şey için çok geç kaldım” diyen çocuğun hayal dahi edemediği bir gerçekliği inşa ettim. Artık hayatımı bir başkasının lütfuna veya dünyanın insafına bırakmıyorum. Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt”te dediği gibi: “Ben kendi şansımı kendim pişiririm.” Tesadüflerin bana sunacağı menüyü beklemiyor; her detayını kendi süzgecimden geçirdiğim rasyonel bir stratejiyle kaderimi bizzat yönetiyorum.

Şikayet Etme, Girdileri Değiştir
Başkalarının senin hakkında yaptığı analizler hatalı birer veridir; asıl hata, bu verilere inanıp sızlanmaktır. Sızlanmak, sonucu değiştirmeyen verimsiz bir döngüdür. Her gün aynı rutinleri tekrarlayıp hayattan bir mucize beklemek ise sadece “aptallıktır”. Şikayet etmek, acizliğin yarattığı statik bir gürültüdür; bu gürültüyü kes ve gerçeğe odaklan. Beğenmediğin bir hayatın içinden çıkmak için söylenmeyi bırak ve sistemi güncelle: Girdileri değiştir ki çıktılar değişsin. Kendi zihninin kodlarını ancak disiplinli bir eylemle sen yeniden yazabilirsin.

Ancak unutma; herkes sonuçları ister, kimse süreci satın almak istemez. Sabah dörde kurulan o saatler, uykudan çalınan o anlar, benim geleceğime açtığım pozisyonun giriş maliyetiydi. Hayat, peşin ödeme ile çalışır; bedelini uykusuzlukla, yalnızlıkla ve disiplinle ödemediğin hiçbir başarı sana teslim edilmez. Konfor alanında kalarak büyüyeceğini sanmak, hiç sermaye koymadan borsada kazanmayı beklemek kadar ahmakçadır. Ya bedelini öde ya da sahneden çekil.

Yıllarca toplumun ve yakın çevremin fısıldadığı, bir erkeğin yaşam alanını ancak bir “ortaklık” halinde tam anlamıyla kurabileceği illüzyonunu yıktım. Kendi konforumun, zevkimin ve düzenimin meçhul bir onaya endeksli olması; hayatımı bir bekleme salonuna hapsetmekten farksızdı. Cefasını tek başıma çektiğim, bedelini her gün bizzat ödediğim bir hayatın tasarım hakkını, gelecekteki bir olasılığın vesayetine bırakmayı reddettim. Bugün oturduğum koltuktan kurduğum teknolojik altyapıya kadar her detay; yaşamımı bir “taslak” olarak değil, bir “asıl” olarak görmeye başlamamın eseridir. Hayatımı başkalarının beğenisi üzerine değil, kendi rasyonel ihtiyaçlarım ve estetik zevkim üzerine inşa ediyorum.

2008’den, on beş yaşımda profesyonel iş hayatına atıldığım o günden bu yana geçen o on sekiz yıllık uzun ve engebeli yolun sonunda vardığım yer, sadece bir ofis ya da bir şirket değil; zihnimin artık tamamen bana ait olması ve kararlarımı sadece kendi aklımla verebilme özgürlüğüdür. Şirketler, şehirler ya da uğraşlar değişebilir; ancak değişmeyen tek şey, hayatı bir izleyici olarak değil, her detayı kendi süzgecimden geçiren bir “stratejist” olarak yönetme irademdir.

Hayatını Beklemeye Alma
Bir erkeğin yaşam standardını yükseltmek için bir eşe veya ortağa ihtiyacı olduğu yalanını reddet. Hayatını “biri gelince yaşanacaklar” diye ertelemek, kendi varlığına hakarettir. Senin hayatın bir taslak değil, “asıl” olandır. Konforunu, zevkini ve disiplinini bugün, sadece kendin için en üst seviyeye çek. Kendi hayatının mimarı olamayan, başkasının hayatında ancak “işçi” olur. İzleyici koltuğundan kalk ve yönet.

Geçtiğimiz dört ay, otuz iki yıllık geçmişimin labirentlerinde kaybolmuş ve cevabını bulamamış onlarca sorunun rasyonel yanıtlarını bulduğum bir zihinsel tasfiye süreci oldu. İzmir’in bu sükûnetinde, her sabah sadece yeni bir güne değil, her biri yeni bir başlangıç olan umutlara uyanıyorum. Zamanın bu sessizlikte nasıl eriyip gittiğini fark edemiyorum; günün berraklığıyla gecenin o derin, huzurlu sükûneti arasında mekik dokurken, günü bitirmeye, uykuya dalıp bu tadı kaybetmeye kıyamıyorum.

Yıllarca maruz kaldığım İstanbul’un kolektif kaosu, kalabalık apartmanların bitmek bilmeyen gürültüsü ve aile içi uğultular artık zihnimde çok uzak, silik birer yankıdan ibaret. Eskiden zihnimi yoran o anlamsız gürültüden arındıkça insan sesinin yerini işimin ve üretmenin o net, rasyonel ritmi aldı.

Tam da bu noktada Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt”teki o sert uyarısına kulak verdim: “Kaç dostum, yalnızlığına kaç! Seni gürültüden sersemlemiş görüyorum. Senin yerin sineklerin arası değil.” Ben o sineklerin yarattığı statik gürültüde erimek yerine, Schopenhauer’in dediği gibi yalnızlığın asaletinde kendi gerçekliğimi damıtmayı seçtim. Benim için artık asıl olan; dış dünyanın ne beklediği değil, sadece önümdeki işe odaklanmanın ve inşa etmenin verdiği o mutlak huzurdur. İnsan sesinin ve figürünün yarattığı o kaotik gürültüyü geride bırakmak, hayatımda verdiğim en isabetli “yatırım” kararıydı.

Dışarıdan bakanlar, kurduğum bu sessizliği bir mahrumiyet sanıp soruyorlar: “Sıkılmıyor musun?” Cevabım net: Sıkılacak kadar boş vaktim hiç olmadı. İnsanlar genelde sessizlikte kendi iç boşluklarından korktukları için sıkılırlar; oysa ben, Marcus Aurelius’un o kadim tavsiyesine uyuyorum: “Zihninin içine bak; orada öyle bir iyilik kaynağı vardır ki, sen kazdıkça fışkırır.” Yıllardır gürültüden fırsat bulup da bakamadığım o kaynağı şimdi burada büyük bir disiplinle kazıyorum. Sessizlik bir mahrumiyet değil; aksine o kaynağa ulaştığım mutlak bir berraklık alanı. Artık duvarlar üzerime gelmiyor; aksine o duvarlar, Schopenhauer’in o meşhur mesafesini simgeliyor; zihnimi gürültüden koruyan birer zırha ve kendi ellerimle inşa ettiğim bağımsız bir kaleye dönüşüyor. Bu yüzden benim dünyamda “boş zaman” yoktur; sadece üzerine titrediğim, her anını rasyonel bir değer üretmek için kullandığım “nitelikli yalnızlık” vardır.

Gürültüyü Tasfiye Et
Kalabalığın sesi sana bir şey katmaz, sadece senin iç sinyalini bozar. İşte bu yüzden Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’teki o sert uyarısına kulak vermelisin: “Kaç dostum, yalnızlığına kaç! Seni gürültüden sersemlemiş görüyorum. Senin yerin sineklerin arası değil.” O sineklerin yarattığı statik gürültüden sıyrılıp, Schopenhauer’in işaret ettiği gibi sıradanlık yerine yalnızlığı seçtiğinde, asıl hazineye ulaşırsın. Ancak o sessizlikte Marcus Aurelius’un o kadim tavsiyesini uygulayabilirsin: “Zihninin içine bak; orada öyle bir iyilik kaynağı vardır ki, sen kazdıkça fışkırır.” Sessizlik bir mahrumiyet değil, o kaynağı bulmak için gereken stratejik odaklanmanın en yüksek formudur. Çevrendeki vasat gürültüyü kesmek, hayatında verebileceğin en isabetli yatırım kararıdır. Unutma; nitelikli bir yalnızlık, kalabalığın yarattığı her türlü illüzyondan daha verimlidir.

Bu otuz iki yıllık yolculuğun en zor ama en özgürleştirici durağı ise; aileyle, geçmişle ve değiştirilemeyecek olanla barışmak oldu. Barışmak derken, her şeyin mükemmel olması ya da hataların unutulmasından bahsetmiyorum. Barışmak; karşı tarafın kapasitesini, sınırlarını ve değişmeyeceği gerçeğini bir “veri” olarak kabul etmektir.

Yıllarca “Neden böyleler?”, “Neden anlamıyorlar?” diye savaşmak, aslında rüzgara karşı yumruk sallamaktır. Bu savaş sadece senin enerjini tüketir, senin sermayeni çalar. Oysa kabul; teslimiyet değil, stratejik bir geri çekilmedir. Onları oldukları gibi, o sınırların içinde kabul ettiğin an zihnindeki o cephe kapanır. Artık onları değiştirmeye harcadığın o devasa enerji, tamamen senin kendi “Mutlak İnşa” sürecine aktarılır.

Savaş bittiğinde, gürültü kesilir. Gürültü kesildiğinde ise sadece senin sesin ve senin hedeflerin kalır. En büyük zafer, artık mağlup edilemeyecek kadar kendi merkezinde olmaktır.

Değiştiremeyeceklerini Kabul Et, Kendini Azat Et
İnsan, sadece kontrol edebildiği şeylerden sorumludur. Başkalarının zihniyetini, geçmişin izlerini veya ailenin kodlarını değiştiremezsin. Bunlarla savaşmayı bıraktığın an, o prangalar kendiliğinden çözülür. Boşa harcanan enerjinin sana dönmesi, hayatındaki en büyük “nakit akışıdır”. Bu enerjiyle yeni dünyalar kurabilirsin.

Hayatta herkesi kandırabilirsin; patronunu, aileni, hatta seni en iyi tanıdığını sanan dostlarını bile. Ancak aynaya baktığında o gördüğün adamı kandırmaya çalışmak, kendi temeline dinamit döşemektir. Stratejinin ilk kuralı, sahadaki veriyi çarpıtmamaktır. Eğer zihnindeki verileri kendi egonu tatmin etmek için “makyajlıyorsan”, alacağın her karar hatalı çıkmaya mahkûmdur.

Kendine dürüst olmak; başarısız olduğunda “şanssızdım” demek yerine “yeterince odaklanmadım” diyebilme cesaretidir. Duygusal bir iflasın eşiğindeyken, o “Stop-Loss” kararını tetikleyen şey, dışarıdan gelen bir tavsiye değil, senin kendi içindeki o çıplak gerçekle yüzleşmendir.

Dürüstlük bir erdemden ziyade, bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Kendine karşı dürüst olduğun an, bahanelerin yarattığı o statik gürültü kesilir ve geriye sadece yapılması gerekenler kalır. Kendi zayıflıklarını, korkularını ve hırslarını bir laboratuvar titizliğiyle analiz etmezsen, başkalarının senin için çizdiği rollerin içinde figüran kalmaya devam edersin.

Gerçekle Yüzleş, Serbest Kal
Bahaneler, korkakların sığındığı limanlardır. Kendine karşı dürüstlük ise açık denize çıkma cesaretidir. Hatalarını birer veri, eksiklerini ise birer görev tanımı olarak kabul et. Kendine söylediğin her yalan, özgürlüğünden aldığın bir borçtur ve o borcun faizi, kaçırdığın hayatındır.

Şimdi, kendi inşa ettiğim bu sessizliğin içinde, yeni dünyalar kurma vaktidir. Çünkü hayat, ancak onu yönetme cesareti gösterenlere aittir.

İbrahim Gör

15 Ocak 2026 / İzmir

Bir yorum

  1. Necati Çetinkaya Necati Çetinkaya 15 Ocak 2026

    Gariban,56 yaşındaki bu abine ilham kaynağı oluyorsun.Senin bu kaleme aldıkların,her gencin hayat kılavuzu niteliğinde.Seni tebrik ederim.Yolun bahtın açık olsun.Daha önce kısmet olmadı ancak Ankara’ya yolun düşerse tanışmak isterim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerik korunmaktadır !!